5/2/2009 ·
BÜYÜK DOĞU OCAKLARI BASIN AÇIKLAMASIDIR

YA OL YA ÖL!
29 Ocak ’09 tarihinde Davos’da gerçeklestirilen “Gazze” panelinde TC Başbakanı R. T. Erdoğan’ın, belki kendisi bile hangi manalara geldigini bilmeden ortaya koyduğu tavrı, desteklediğimizi milletimize ilan ediyoruz.
AKP hükümetinin, ne olduğunu, bugüne kadar neler yaptığını bilmeyenlerden değiliz ve fikri olarak bizim bu hususlarda neler düşündüğümüz de kamuoyunda aşikardır.
Sayın Başbakan’ın konuşmasının ardından milletimiz “coşarken”, bugün “Ergenekon Terör Örgütü Davası” olarak bilinen darbeci ve çetecilerin yargılandığı davada sanıkların yanında yeralanların “orası kasımpaşa değil... terör örgütünü destekleyemeyiz... bizim girmeye kalkıştığımız proje AB’dir ve bu sözler onu engeller... duygusal konuşmalar politikaya zarar verir” şeklindeki açıklamaları, bu ülke insanının her meclisde, her sahada “emir alıcı-köle” pozisyonunda kalmasını isteyen, BATICI, hayatları “madde” bağımlılığiyle (maddeci) dolu kişi ve kurumlar olması manidardir!
Siyaset, hedefe varmanın aracı’dır ve bunun “dil”i de zamanına göre, kişiliğe göre değişebilir; hayatları boyunca “emir alarak” veya “tavsiyeleri dinleyerek” dış politikayi yönettiğini zannedenlerin, Sayın Başbakan’ın farklı, fakat neticeye varıcı “diplomatik dili”ne tavır almaları, YARINLAR için önemlidir ve milletimiz bunları NOT ETMİŞTİR! Milletimizin Sayın Başbakan’ın ortaya koyduğu tavra yönelik “coşkusu”, belki bugün sadece İsrail, AB, ABD, Ortadoğu ilişkilerindeki olabilecek tesirleri ile değerlendiriliyor fakat hadisenin, iç siyasete, bunun yanında AKP içindeki “taraflara” yönelik tesirlerinin memleketimizde çok daha büyük ve ciddi, aynı zamanda belki de “umutlandırıcı” gelişmelere sebeb olabileceği çok daha büyük ihtimaldir! BÜYÜK DOĞU OCAKLARI olarak Sayın Başbakan’ın koyduğu tavırdan daha da fazla olarak, hadisenin gelebileceği bu nokta üzerinde düşünüyor ve bekliyoruz! Bu hususda söyleyecegimiz tek şey, “Demokrat Parti deneyimi”dir!
İşi eğer “siyasi fayda” planinda ele almak gerekirse, hem “partisi”nin hem de devletin “çıkarı”nın, Davos’daki tavırdan sonra bir hamleye kaldığını söylemek isteriz.
Sayın Başbakan, eğer “Kasımpaşa külhanisi… duygularına yenik düşen biri” ithamlarından arınmak istiyorsa, “mon cher”lerin 80 küsur senedir tatbik ettiği ve bozulmalarına izin vermedikleri “YURTTA SULH CİHANDA SULH” isimli “dişi politika”yı yerlebir etmek, hakiki “aktif politika” yapmak ve silahsız ve kansız olarak memleketimizi Ortadoğunun ve tabiatiyle da dünyanin liderliğine oturtmak istiyorsa, yapacağı tek hamle, MISIR’DAN GAZZE’YE GİRMEK VE FİLİSTİNİN MEŞRU HÜKÜMETİ HAMAS’A “GEÇMİŞ OLSUN” ZİYARETİNDE BULUNMAKTIR!
Bu ziyaretin, bahsettiğimiz “Demokrat Parti deneyimi” mevzusu gibi “ayrık otları”nı tek tek ortaya çıkarmasının yanında, içerideki “muzır”ları da son bir hamle yapmaya mecbur kılacağı ve bu durumun ise TÜRKİYE’Yİ AYAĞA KALDIRACAĞI süphesizdir!
Eğer bu hamleleri yaparsa, yapmaya niyeti oldugunu ortaya koyarsa BÜTÜN BÜYÜK DOĞU KÖKENLİLERİN-BAĞLILARININ VE İBDA MENSUBLARININ Sayın Başbakan’ın arkasında yeralacağından kimsenin şüphesi olmasın!
Sayın Başbakan’ın, “itidal… dialog… ortak akıl… akıllı politika” gibi asliyle ülkemizin “köleliğinin devamı” ve bunun yanında dökülen müslüman kanlarının “şeriki” olmasına yönelik “telkin ve tavsiyeleri” hem de en yakınlarından, partiyi birlikte kurduklarından, okyanus ötesi “sakinleri”nden almaya başladığına kuşku duymamaktayız; fakat, Davos’daki tavır, ülkemizdeki “Simon’lara, Mon Cher’lere” de gösterilmezse EKSİK KALACAKTIR ve bunun neticesinin ise “Menderes gibi” olmak olacağından kimse süphe etmesin!
Çıta artık yükselmiştir, açık söylemek gerekirse, Sayın Başbakan’ın –birilerinin gözünde- “kabahat defteri” de artık tamamen ve en büyük “kabahat” ile nihayete ermiştir, “geri adım” demek, siyasi hayatının ve belki de fiziki hayatının BİTİMİ demek olacaktır!
Sayın Başbakanın samimi, hiçbir politik çıkar gözetmeksizin ortaya koyduğuna inandığımız tavrını desteklediğimizi, “arkasına” dikkat etmesini salık verir ve bu gibi milletin hislerine yanaştığı her noktada arkasında olduğumuzu tekraren bildirirken, büyük mütefekkir Büyük Doğu Fikriyatının kurucusu Necip Fazıl’ın, Menderes’e yönelik meşhur ihtarını da kendisine yenileriz:
YA OL YA ÖL!
31 Ocak ‘09
BÜYÜK DOĞU OCAKLARI DERNEĞİ BASIN ACIKLAMASIDIR

MILLETİMİZ ADINA,
BU ÜLKEDE HUKUK OLDUĞUNUN GÖSTERİLMESİ İÇİN
DARBE TEZGAHTARI
KIVRIKOĞLU VE KARADAYI’NIN TUTUKLANMASINI
İSTİYORUZ!
Emniyetin verdigi isimle Ergenekon Terör Örgütü’ne yönelik yapılan operasyonların “dokunduğu” kişi ve kurumların “11. Dalgası” geçen günlerde yapıldı ve Savcılık makamının bu işin sonuna kadar gitmeye niyeti olduğuna dair işaretler ortaya çıktı. Öğretim üyeleri, devletin en tepe kurumlarını idare etmiş emekli askerler, askeriyenin en mühim makamlarında bulunmuş kişiler, sendikalar, barolar, basın yayın organları, televizyon kanalları, yüksek yargı organlarının en yüksek temsilcilerinin evleri, yazlıkları, işyerleri tek tek polis tarafından basılıyor ve bütün yazılı evraklarına el konuluyor. Tutuklanan insanların sokakdaki insan (yani Biz!) değil de sokakdaki insanı senelerdir idare eden “saygın insanlar” olması milletimiz tarafından meraklı bir şaşkınlıkla takip edilirken bazı cenahlarca da “polis devletine dönüşüyoruz” şeklindeki ifadeleri ile karşılanıyor...
Soruşturmayı savcıların emri altında polisin gerçeklestirmesi, “darbeyi sadece asker mi yapar, Hitler’i hatırlayın” yollu göndermelerle karşılanıyor. Polisin soruşturmayı yönetmesi ve bir çok “ilginç evraka” el koymasından ziyade, bundan 5-6 sene önce düşünülemeyecek olan “askere dokunması” manidardır; askerleri gözetim altına alan ve evlerini arayan görünürde polis olmasına rağmen, gozaltına alınan emekli veya muvazzaf askerlerin ekserisinin askeri lojmanlarda “korunaklı” olarak oturması, aslında ev aramalarının sağlıklı olarak gerçekleşmesini engellemektedir. Çünkü, aranacak askerin evine ancak askeri savcının kontrolü altında girilebilmesi ve sadece sivil savcının evi aramasına izin verilmesi, elbette bu esnada geçen saatler boyunca da evde gerekli “temizliğin” yapılması, bu tip tutukluların ancak telefon kayıtları ve diğer “suç ortakları”nın ifadeleriyle ithamını sağlamaktadır.
“11. Dalga”nın ardından ortaya çıkan “söylentiler”, bundan sonraki “dalga”nın nerelere vurabileceğine dair işaretleri barındırmakta...
“Dokunulup” bırakılan MGK eski Sekreteri General İlhan Kılıç’ın “Encümen-i daniş” isimli “kurul”dan bahsetmesi üzerine gözler bir anda bu kurula çevrildi. Çok gecmeden “Encümen-i daniş” hakkında birçok fakat “muğlak” kalan bilgiler ortalığa saçıldı. Üyeleri ve yaptıkları planlamalar üzerine spekülasyonlar başlayınca, Kurul, gazetelere gönderdiği bir açıklama ile toplantı mekanı ve gününü bildirip basın mensuplarını davet etti ve böylece de “karanlık yanları” olmadığı izlenimini vermeye çalıştı. Verilen saatte Moda Deniz Kulübü’ne giden gazeteciler, ismi kamuoyunda bilinen ve bilinmeyen pek çok siville karşılaştıkları gibi, emekli olmuş genelkurmay başkanları ve kuvvet komutanlarını da gördüler.
Bu noktada, “10. Dalga”da evi aranan, “dokunulan” fakat tutuklanmayan Yargıtay Onursal Başkanı Sabih Kanadoğlu’nun, evinin aranmasının akabinde çıktığı televizyon kanallarında gözle görülür bir şekilde “çark ederek”, sanki o güne kadar hiç bulunmamış, elde edilmemiş ve sanki operasyonların yapılmasının başlatıcısı da “Ümranıyede silah ve bombalar bulunması” değilmiş gibi “silahlar bulundu biliyorsunuz Ankara’da, demek ki ortada ismi nedir bilemem, fakat bir örgüt var ve bunun üzerine gidilmelidir” demesi, aslında Savcılık makamının doğru iz üzerinde gittiğinin de itirafı olmuştur. Bundan sonra konu birden “değişmis” ve daha dün operasyonlara karşı çıkanların hadiseyi sahiplenmesine, “silahlı örgütü deşifre etmek gereklidir” tarzındaki ifadelere bürünmüştür. İşte “Encümen-i daniş” toplantısının çıkışında Kurul üyelerinin hepsinin “hukuk... hukukun üstünlüğü” gibi laflar sarfetmeleri, “Veli Küçük’ün ismini sizden duydum, tanımam” demeleri, bir bakıma kendilerini kurtarmak için başkalarını satma faaliyeti olarak da nitelenebilecek açıklamalar yapılmaya başlanmıştır! “Dokunulan” ama tutuklanmayan Sabih Kanadoğlu’nun yönlendirmesi ile dünün karşıtları –sınırlı da olsa- “silahlı çete operasyonu”na destek vermek zorunda kalmışlardır!
Kamuoyu işte bunları sindirmeye ve çözümlemeye çalışırken 29 Ocak 09 tarihinde internette bir ses kaseti servis edilerek yayınlanmış ve birilerinin “yalan” söyledikleri, milleti aldatmaya kalkıştıkları, milletin inancına sed çekmeye çalıştığı ortaya çıkmıştır.
Servis edilen ses kaseti, Genelkurmay eski Başkanı General Karadayı’ya aittir. Karadayı bu kasette kayıt altına alınan konuşmalarında, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilme sürecinde yaptığı “eylemleri” anlatmakta ve Gül’ün adaylığının ısrarı halinde “asker duruma el koyar” demektedir. Bahsedilen zaman dilimi, “e-muhtıra”nın verildiği ama failinin bir türlü bulunamadığı ve GKB tarafından sahiplenilmediği zaman dilimidir. Hatırlanacağı üzere “e-muhtıra”nın kim tarafından kaleme alındığına dair rivayetler dolaşırken, yayınlandığı sayfanın “sayfa kaynağı”nda, imza sahibi olarak şimdi GKB olarak vazifeli General İlker Başbuğ’un ismi geçmekteydi ve bu tekzip edilmemiştir hala!
İsmi “1 numara” olarak telaffuz edilen emekli GKB Kıvrıkoğlu’nun, uzun seneler süren sessizliğini bozup, operasyonlar sırasında “konuşmaya” başlaması ve “herhangi bir dalga”da “dokunulacağı”nın ortaya çıkması üzerine, Kurul toplantısı öncesinde yaptığı “Çetelerle alakam yoktur, ismi geçenleri de tanımam” açıklaması ve birdenbire Ankara’ya gidip GKB Başbuğ ile görüşmesi ve bunun da iki adet fotoğraf çekimi ile askeriye tarafından basına servis edilmesi, general eskisi Kıvrıkoğlu’nun “çırpınışları” olduğu kadar, GKB Başbuğ üzerinden sanki arkasında TSK’nın durduğunu ve sanki TSK’nın “silahlı çetecilere destek” verdiğini anlatmaya çalışmak olarak yorumlamak zorlama bir tevil olmasa gerek.
Ergenekon Terör Örgütü operasyonları ile “dokunulmazlara dokunulmaya” başlanması ve bunun şu andaki görüntüden çıkan neticeye göre hiçbir sınırı olmadığının ortaya çıkması, basından beri operasyonları küçümseyen, sulandırmaya çalışan, karşı çıkan çevrelerin keskin bir dönüş yapmalarına, “hukuk”dan “demokrasi”den bahsetmeye başlamalarına ve elbette “koruma” tedbirleri (Başbuğ’la görüşme) almaya başlamalarına sebeb oldu; memleketimizde artık operasyonun doğru olup olmamasından ziyade “hukuk ve insan haklarına uygun soruşturma, güçlü delillerin toplanması ile tutuklanma” gibi mevzular konuşulur oldu!
Bu milleti içine doldurmak için planladıkları “F Tipi Cezaevleri”ne kendileri tıkılmaya başlayınca “hak, hukuk ve adalet”den bahsedenler, kendi kaldıkları cezaevlerindeki herhangi bir “hücre”ye girip de karşısına gelecek herhangi bir kişiye hangi suçtan yattığını sorup, mahkeme süreci hakkında bilgi alsa duyacakları, “delilin olmadığı... işkenceli ifadeler olduğu... kanaat hasıl olarak” onlarca sene hapis cezası, idam cezası alındığı olacaktır kuşkusuz! Gazetelere (20 Ocak 09) düşen bir habere göre, “arkadaşının 5 LİRASINI çalan bir ÇOCUK”, (“birlikte cips aldık, çalmadım” dese de) 3 SENE 10 AY HAPİS cezasına çarptırılmış; “kara kaplı kitap”da ne yazıyorsa motomot tatbik edenler, ADALET duygusunun bu kararın neresinde olduğunu açıklamasını yapabilirler mi?!
İBDA MİMARI SAYIN SALİH MİRZABEYOĞLU, 50 küsur kitabı ile ortada olan bir mütefekkir ve yazarken, daha evvelden Adana DGM tarafindan açılmış ve MİT ve Emniyet raporlarıyla “delil yoktur” denilerek “takipsizlik kararı” verilmiş bir dosyanın İstanbul DGM tarafından açılması ve dosyaya tek bir delil konulmadan bu sefer “idam” cezası verilmesi ile 10 senedir hapishanede yaşamaya zorlanmaktadır! Sadece o mu? İbda bağlısı mahkum ve tutukluların hiçbirinde tek bir “delil” ve “itiraf” yokken, sadece “kanaat hasıl oldu” denilerek gencecik insanlar 30 sene, 50 sene ve idam cezalarına çarptırılmışlardır! 10 senedir hapisde bulunan Sayın Mirzabeyoğlu, kendisine verilen HAKSIZ CEZANIN yanında, mahkeme tutanaklarına, kitaplara, dünya literatürüne geçtiği üzere bir de TELEGRAM-ZİHİN KONTROLU İŞKENCESİNE “çarptırılmış”, bir saniyesi boş geçmeyecek bir şekilde elektromanyetik saldırı ile yaşamaktadır.
BÜYÜK DOĞU OCAKLARI DERNEĞİ olarak soruyoruz:
Suç isnad edilebilecek ne bir telefon konuşması (kaydı), ne bir buyruğu, ne de başkalarına ait bir itiraf mevcud değilken, “kanaat hasıl oldu” denilerek, “kanaatı hasıl eden” hakimler de Ergenekon Terör Örgütü sanıkları avukatları olarak bugün “vazife” başına geçerlerken, şimdi HAK-HUKUK-DEMOKRASİ diyenler, insanları kendileri gibi AHMAK MI sanıyorlar?
O gün “kanaat hasıl oldu” diyerek (28 Subat 1996), sabahdan aksama kadar İstanbul DGM mahkemesinde “vazife”de bulunan –dönemin- 1. Ordu Komutanı H. Kıvrıkoğlu’nun kontrolünde, tek bir itiraf, delil, şahit bulunmadan 16 yaşındaki cocuklara 3 ayrı duruşmada idam ve müebbed hapis cezaları yağdıran DGM hakimleri, şimdi Ergenekon Terör Örgütü sanıklarının avukatları olarak ortaya çıkarken, aslında geçmişte verdikleri bütün kararların “iade-i mahkeme” talebiyle tekrar görülmesi gerektiğini ifşa ederlerken, aynı zaman da, Ergenekon Terör Örgütü’nün “kollarının genişliği”ni ve “hukuk” mekanizmasını da kendisine “alet” ve “koruma” yaptığını ortaya koymaktadırlar!
BÜYÜK DOĞU OCAKLARI olarak:
1) Başta Sayın Mirzabeyoğlu’nun idam cezası olmak üzere, tek bir şahit ve delil ve itiraf olmadan fakat işkenceli sorgulardan geçirilerek alınan ifadelere dayanılarak verilmiş –siyasi veya “terör”* davalarının HEPSİNİN YENİDEN DOSYASININ AÇILMASINI...
2) “Tetikçileri” koruyacak mekanizma olmadan bir faaliyetin olamayacağına binaen, şu anda Ergenekon Terör Örgütü davasının avukatları olarak gözüken eski hakim ve savcıların görmüş olduğu bütün mahkeme kararlarının ÖNCELİKLİ OLARAK ELE ALINMASINI...
3) Hakkındaki “DGM’de hakimlere ve savcılara baskı yaparak idam ve müebbed hapis cezaları verilmesini” sağladığına yönelik dönemin yayınlarında yeterli miktarda delil bulunabilecek ve bugün ismi Ergenekon Terör Örgütü’nün “1 NUMARA”sı olarak geçen Hüseyin Kıvrıkoğlu ile,
4) İsmi “darbe tezgahtarı” olarak geçen, ses kayıtlarındaki ifadelerine göre “askeri, müdahaleye zorlama” yaptığı apaçık olan H. Karadayı’nın “DOKUNULARAK” TUTUKLANIP YARGILANMASINI
MİLLETİMİZ ADINA İSTİYORUZ!
31 Ocak ‘09
31/1/2009 ·
Bir süre önce, Türkiye'ye Gazze'den nakledilen yaralıları ziyaret ederken Erdoğan'ın ağladığını, elinin titrediğini görmüştük. O gün yaşanılan kırılma şiddetini arttırarak Davos'ta dokunulmaz İsrail'in canını fena halde yakmış bulunuyor. Gözlere yaş döktüren ve elleri titreten hangi ruhdu?
Bu harkülade olay karşısında yaşınılan şokun kolay kolay atlatılabileceğini düşünenler fena halde yanılırlar. Bu olay, 150 yıllık Batılılaşma serüvenin, 80 yıllık müesseseleşmiş kemalizmin bir figür kıymetine düştüğünün resmidir. "Monşer"ler fena bozuldu!.. "Monşer"ler, yani İsrail Muhipleri!..
Erdoğan'ın göğsünde içten içe kopan iman öfkesinin hesapsız dışa taşması, 150 yıllık düşüş çığrının artık dönülmez bir şekilde kırıldığının göstergesi.
Hesapsız bu öfkenin dışta ve içte, belli hesaplar için verilmiş destek sahiplerini korkuttuğunu görüyoruz. Bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi, "Büyük Doğucular rahatsız!..". Büyük Doğucuların uyuyan bir dev gibi her yerde ve her kurumda sessizliğinin kimseyi yanıltmaması gerektiğini söyleyelim. Erdoğan hapis olan Büyük Doğu Ruhunun kilidini açmış oldu. Olayın hesapsızlığı ayrı konu olmakla birlikte, esas olan hadise burda düğümlü. Bu zamanla daha net bir biçimde gözükecek.
Daha önceki bir yazımızda şöyle yazmıştık;
İsrail'e 40'ın üzerinde yaralı getirmek üzere giden ambulans uçak, kafir siyonistlerin izin vermemesi üzerine sadece 10 yaralıyla ülkeye döndü. 10 yaralının çoğu, doktorların başbakana ilettiği gibi fosfor bombasıyla yanmış olanlarından seçilmiş.
Bu İsrail'in, başbakanın son günlerde uç vermeye başlayan müslüman kimliğine açık bir hakaret. "İktidarsızsın, biliyorsun. Öyle televizyonlardan seyrettiklerinle duygusallaştın konuşuyorsun, al sana eserlerimizden numuneler." dediler. Bunu ellerindeki kozların, geçmişin kirli ilişkilerine ait ellerindeki delillerin verdiği güçle dediler.
Fosfor değil, kimyasal iktidarsızlık o bebeleri cayır cayır yakan!.. Tayyip'in iktidarsızlığı!.. Etrafına kümelenmiş zehirli sakinleştiricilerle kafası bulanmış Tayyip'in iktidarsızlığı cayır cayır yakan!... Tayyip yanıyor!.. Yakacaklar seni kasımpaşalı.
Yanmamak için yakacaksın, etrafında kümelenmişlerden başlayarak. Ilımlı anti siyonizmin zehirleyici ikliminden uyanacaksın. Büyük hesaplaşmanın içeriden başlaması gerektiğini biliyor ve görüyorsun. Gözyaşlarıyla yaşanan acizlerin pişmanlığını aşacak bir hamle bekleniyor senden. Millet hazır, biliyorsun.
Adın gibi, anan-baban gibi biliyorsun ki, kimyasal iktidarsızlığın o bebeleri cayır cayır yakıyor!.. Irak'da da yakmıştı, yakmaya devam da edecek. Ya olacaksın ya öleceksin!... Ya binlerce bebenin hesap soran elleri dolanacak rezil boynuna, yada milyonlarca müslümanın elleri seni hayırla anmak ve duanı etmek için yükselecek Allah'a!..
BOP çöktü diyorsun. Bizi bağlamaz diyorsun. Ilımlı anti siyonizim çökmeden ülkenin ve başının üstüne, bu da bir acemi ses diye gözün yalayıp geçmesin bu sözlerimi!..
Bu son ihtar, bu son katar senin için kalkan.
Menderese dediği gibi Üstad'ın, hani senin de Üstadın, "Bu son vade!.."
Erdoğan son katara, son anda atlamış bulunuyor.
Şimdi daha farklı bir gözle hitap etmek istiyorum, Sayın Başbakan'a.
Başbakanım şu tarih itibariyle artık "güvenilmez adam" konumunda olduğunuzu biliyorsunuz. Tarihî çıkışınızın, Müslüman Türk milletinin tarihî misyonuna yaptığı kuvvetli vurgunun farkındasınız. Zira siz, tertemiz İslam kokan milletin bağrında yetiştiniz. Siz dediğiniz gibi monşer değil, müslümansınız. İşte tamda bu yüzden artık hedefsiniz. Sıkıştırıldığınızda beklenmedik ve hesapları altüst edici çıkışlara liderlik yapacağınız belli olmuş, göğsünüzde saklı imanınız açığa vurmuş bulunuyor.
Başbakanım tehlike altındasınız. Milletin yüksek teveccühü sizin kuvvetiniz olduğundan bugün size açıktan bir tavır alınmasına imkân yoktur. Bu sizin tehlike altında olduğunuz gerçeğine rağmen, sizin için tarihî bir fırsat sunuyor.
Başbakanım siyasî ve içtimaî şartların size sunduğu bu tarihî fırsatı tereddüt göstermeden kullanınız. Bu konuda göstereceğiniz en ufak bir tereddüt sizin için en büyük tehlikedir. Menderes'in gösterdiği tutukluktan şiddetle kaçınınız, Sultan Abdülhamit Han'ın ne büyük zaafı "merhamet"in hiç de yeri olmadığını görünüz.
Çeşitli kurumlarda "monşer"lerin yuvalandığını biliyorsunuz. "Monşer"in siyonist muhipliğinin kod adı olduğunu gayet iyi anladık. Çünkü biz aynı dili konuşuyoruz, çünkü aynı ruha bağlıyız.
Başbakanım, "28 Şubat Monşer"leri sizin için en büyük tehlike merkezidir. Ülke içinde üzerine hesap yapılabilecek "alternatif"lerinizin kimler olduğunu siz de biliyorsunuz. Davos'taki tarihî çıkışınızı yaptığınız gün, ortaya çıkan ses kayıtları bu merkezleri size ihtar etmektedir. Bunun üzerine şiddetle ve zaman kaybetmeden fakat iyi bir hazırlıkla gidiniz. Müslüman Milletin iradesini, "Monşer"lerin iradesine bağlamak marifetine bağlı tasfiyecileri şiddetle tasfiye ediniz. Biliniz ki, bu tarihî çıkışınızla, sizinle aynı ruha bağlı olduğunu göreceğiniz binlerce memleket evladını dostunuz ve yardımcınız olarak bulacaksınız. Bundan asla şüphe etmeyiniz. Her türlü imkân elinizdedir.
Başbakanım eğer bunu yapamazsanız, gayet iyi bildiğiniz dış mahfillerin profosyenel elleri, bu "monşer"lerin üzerinden akıl almaz komplo ve propaganda gücünü kullanarak, bugün elinizde olan imkânı kullanmanızı engelleyeceklerdir.
Bizi, yani müslüman milletin iman duygusunu hayal kırıklığına uğratmayınız. Karşınızda siyasî şartların gereği olarak delik deşik edilmiş "monşer"ler vardır. Kağıttan kaplan keyfiyetli bu "monşerler"in "28 şubat" anahtarını açmak yoluyla, ideolojik hiç bir tartışmaya mahal bırakmadan bu işi hal edebileceğinizi düşünüyorum.
Başbakanım, 28 Şubat Monşerleri içimizdeki eli kanlı fosforlu siyonist eldir. Bu elin parmakları, medyada, finans çevrelerinde, sivil toplum kuruluşlarında, Türk Silahlı Kuvvetlerindedir.
Başbakanım, artık ok yaydan çıkmıştır başladığınız işi bitirmek üzere yolunuza devam ediniz. Tüm millet arkanızdadır, yeterki siz liderliğinizi Büyük Doğu ruhunun emrine veriniz.
Saygılarımla arz ederim.
20/1/2009 ·
Mehmetçik Gazze'ye !...
Devlet Bahçeli Filistin bayraklarını sallayan tipi bozukların maksadını aşan protestolarına dikkat çekmiş!.. Millî ya, milliyetçi ya, milliyetçi hareket ya...
Açık yazalım, Devlet Bahçeli, maksadını aşan vasıflandırmasıyla, carî rejim yerine İslam şeriatına dayalı bir rejim hasretini kast ediyor. Filistinli liderlerin posterlerine kıl kapmış, rahatsız olmuş. Filistinli liderlerden, öyle tahmin ediyorum en fazla, Şeyh Ahmed Yasin'inin posterlerine kıl kapmış olmalı!.. Malûm kelimenin tam anlamıyla şehid olan Şeyh Yasin, düpedüz şeriatçı, fundamantalist, köktenci!..
Şeyh Ahmed Yasin şeriatçı bu tespit doğru, pekiyi Devlet Bahçeli ülkücü müdür? Millîyetçi midir?
Filistin için, "ancak benimle savaşarak alabilirsiniz" cevabını veren Ulu Hakan Abdulhamit Han acaba kendisine göre nedir?
İslam Ümmetinin birliğinin, kaynaşmasının önüne, Müslüman Türk'ü (ülkücülüğü) koyanlar ne yaptığının farkında mı? Veya ne kadar milliyetçi?
Büyük Doğu Mimarı'nın hazırladığı bildiriyi bastırıp dağıttıran, sonra bu bildiriye ters esen rüzgarların tesiriyle rüzgar gülü gibi dönenlerin milliyetçiliği ne kadar makbul milliyetçiliktir?
Bunlar milliyetçi değil!.. Daha doğrusu Büyük Doğu milliyetçilik anlayışı karşısında bunlar gecekondu milliyetçileri. İsrail ile oturup koklaşırken, milliyetçiliği, millîliği nerdeydi bunların? Akp'si, Mhp'si bir tiyatro oynuyor?
Ya TSK'nın milliyetçiliğine, mehmetçikliğine ne demeli?
Biliyoruz ki, Akp, Mhp içinde çaresizlikten bunalmış "mehmetçikler var". TSK'nın içinde "Müslüman Subaylar " da var. Mesele de bu, bunlar adeta mahkûm edilmiş, baskı altında adeta kuşatılmış "gazze" müslümanlarının kaderini paylaşıyorlar.
Ya kemalist ulusalcı-millici olacaksın ve gıkını çıkarmayacaksın, yada Akpci-Fettullahçı ılımlı İslamcı olacaksın ve gıkını çıkarmayacaksın. Bunların dışında " Necip Fazıl - Şeyh Ahmed Yasin" gibi "müslümanlar var". İşte bunlara BOPculuğun - Ulusalcılığın köksüzlüğüne mukabil, Büyük Doğucular diyoruz. Tüm ehl-i sünnet dosdoğru müslümanlarının en geniş ve kâmil teklifi olarak, Büyük Doğucu.
Osmanlı Büyük İslam Devlet'inde, en ucra köşede, kavalına üfleyen bir çobanın "Osmanlı" olmakla ifade ettiği müslümanlık aiddiyeti nasıl en red edilemez bir bedahat ise, ister haberli ister habersiz olsun, bugün damar damar tüm kuruluş ve yapılarda, Büyük Doğuculuk da uyuyan ve zamanını gözleyen bir ruh!..
Aşağıda alıntıladığımız yazının ifade ettiği ihanete karşı, Büyük Doğu ruhuna bağlı olan tüm ehl-i vatanı, hangi kurum içinde olurlarsa olsunlar müdahale etmeye davet ediyoruz. Evet tepinseler de, saç baş yolsalar da "Müslüman Subaylar-Müslüman Türkler- Müslüman Kürtler- Müslüman Ülkücüler" velhasılı kelam Büyük Doğucular rahatsız!..
Tepin Devlet,
Tepin Tayyip,
Tepin Ergenekon,
Tepin İtikadı bozuk Diyalogcular
Tepin Ulusalcı sapıklık
Tepin yobazlık
velhasılı kelam Büyük Doğucular rahatsız!.. ( Mehmetçik Gazze'ye... sesini duyan ve manasını kuşanan onlar çünkü!)
(www.haberola.com dan Aslan Değirmenci'nin yazısından bir alıntı)
Kara Kuvvetleri Komutanlığı füze sistemleri ihalesine teklif veren firmalar arasında, Gazze'de masum insanları katleden İsrail’den de iki firma var. Ve bu iki firma TSK’nın tesis ve birliklerinin nokta savunmasının sağlanması amacıyla yapılan Alçak İrtifa Hava Savunma Füze Sistemleri ihalesine katılacak. Geçen ay Savunma Sanayi Müsteşarlığı'nca açılan ihalede çağrı dosyası alan firmalar arasında yer alan Rafael Advanced Defence Systems ve IAI'nın ürettiği füzeleri soykırımcı İsrail kullanıyor. Yani önce Gazze halkı üstünde deneniyor sonra piyasaya sunulan füzeleri üreten bu iki firma, Türkiye’de ilan edilen takvim gereği, 19 Şubat 2009 yılında son tekliflerin alınacağı ihalede yarışacak.
Şu ana kadar bir açıklama yapılmadığına göre takvimde bir değişiklikte söz konusu değil. Bu ihaleye 11 yabancı firma ve aralarında AKSA, ASELSAN, Havelsan, Otokar olmak üzere 19 Türk firma katılacak. Uzmanlardan aldığım bilgiye göre ise ihalede öne çıkan firma IAI… Yani Siyonistlerin savunma sanayisinde en önde gelen devlerinden biri olan şirket… Gözetleme görevi ile gece gündüz koşullarında uçabilen, görüntüleri eş zamanlı olarak karargâha ileterek Gazzelilerin katledilme emrini veren İnsansız hava araçlarını üreten firma… Hani Aktütün ile gündeme gelen İnsansız hava uçakları var ya işte bu firmanın eseri. Bu firmaya büyük ihalelerde sponsor olan ülke ise ABD… Hani şu Irak’ı yakan, yıkan, Afganistan’da toplu katliamlar yapan, kafası estiğinde mevcut iktidarları yıktırıp ‘turuncu devrimler yaptıran’, Gazze’de ki katliama en büyük desteği veren ve Afrika halkını asırlardır sömüren ülke ABD…
19/1/2009 ·
(www.dogustrateji.blogspot.com 'da STÖ meselesini ele alan dostumun bir yazısı üzerine )
STÖ veya genel isimlendirmeyle teşkilat, kabaca 3 unsurla mümkün. Birincisi mudir bir fikir, ikincisi bu fikre bağlı bir kadro, üçüncüsü yine aynı fikre bağlanmış bir sermaye gücü (finans). İster menfi, isterse müsbet olsun bu böyle.
İhtilal ve İnkilapçı bir teşkilat için alet mevkiinde olan teşkilat meselesi, şekilleri yer ve zemine göre has ve hususî olabilse de, nihayetinde topluma, bağlandığı ideolocya örgüsünü benimsetme temel gayesine bağlı bir şube.
Teşkilat için imkân söz konusu edildiğinde; bizzat bağlanılan fikirden, kadrodan finans meselesine kadar temel unsurların ve diğer teferruatların ne ölçüde var olduğundan bahsedilir. Herşeyin başı ruh olmak üzere imkânın yokluğunda, bu imkânın hazırlanması da teşkilatlanma faaliyetinin hasrı içindedir. Veya teşkilatın gerekliliğinin izahı ve ihtiyacın derinleştirilmesi de o ruhun kazandırılması gayesine matuf ayrı bir şube.
BDO bu manada, sürekli değişen eşya ve hadiseler zemininde, teşkilatın gerekliliğini izah ve ihtiyacın derinleştirilmesi gayesine bağlı alet rolüne sahip herşeyden önce. Velev ki BDO henüz bir teşkilat kıvamına bürünememiş olsun, fark etmez. Böylece böylesi bir teşkilatın gerekliliği ve ihtiyaç olarak his edilmesi keyfiyeti, hadiselere yanaşan bağlıların şuur durumunun, değişen eşya ve hadiseler karşısında ne derece hazır olduğunun da göstergesi. Ben kimim? veya Biz kimiz? sorusuna bu yolla verilmiş bir cevap. Kısaca mükemmel bir fikre bağlı olmak, peşin olarak bizi mükemmel yapmaz, yapamaz. Hadiseler karşısında gösterdiğimiz, gösterebildiğimiz tavırlarla -ahlakımızla- ancak mükemmel fikri ne kadar kendimize mal edebildiğimiz anlaşılabilir. Mütefekkir'in meşhur misaliyle, kilerdeki gıdayı ne kadar güçlü olduğumuzun göstergesi diye sunmak ancak kendimizi kandırmak olur. Teoriden pratiğe ordan tekrar teoriye şeklinde gel gitler boyunca zengileşmesi mümkün bir meselenin, sadece fikri olmadığını anlamak bakımından sanırım önemli bu konu. Sindirilememiş hareketin aksiyon-amel ile alakasızlığı, bizi ister istemez fikrin içine işlemiş ahlâka göz dikmeye zorluyor. İcabında dış yüzden aynı gibi gözüken durum ve tekliflerin, birisi ulvî gayeye bağlılığın bir tezahürü olabilirken bir diğeri ulvî gayeye bağlı görünmenin getirilerinden faydalanmak suflî gayesine de nişan olabiliyor. Mekr-i İlahî gereği gayesi suflilerin de ulvî gayeye hizmetçi oluşları bu durumu değiştirmez. Bu tip imkânsızlıkları içe bağlı imkânsızlıklar olarak işaretliyelim.
Dışa bağlı imkânsızlıklar ise, misal olarak finansman gibi, hal edilmesi gerekli olmakla birlikte esasta teşkilat ve kadroyu muhkemleştiren unsurlar (sıçrama taşı keyfiyetli) arazlar rolünü oynar. Yani dışa bağlı imkânsızlıklara bağlı yaşanan bozgun ve geri çekilmeler eğer iç imkânsızlıkalara mahkûmiyet söz konusu değilse bilakis teşkilat ve kadro için faydalı tecrübe sınıfına girer. İşte bu teşkilat ve kadronun, sağlam fikri, sağlam bir şekilde sindirebildiğinin en önemli göstergesidir. İstikamet meselesi!.. Zaten aksiyon-amel de istikamet üzere hareket manasına geldiğinden, burda gayenin topluluk elde etmek olduğu görülür. Çekirdek topluluğun etrafında halkalanan topluluk!..
Biz henüz bir topluluk muyuz, yoksa bir sürü mü?
Yazılanlara muhatap olan bağlıların, zaman zaman heyecanla his ettiği fakat sonra o heycanın yitirilmesiyle kaybolup giden bir bağlılık derecesi?! büyük bir ekseriyetle ikinci halka topluluğun varmış gibi görünüpte asılda yokluğunu doğuran gerçek amil. Zatından hareketli, yani motivasyonunu her şart altında canlı ve diri tutanlar açısından bu amil başlı başına bir imkânsızlık konusu.
Bu gözle, Müteffekkir'i bizzat biz ademe mahkûm etmiş durumdayız.
Son günlerde yaşanan ve yaşanmaya devam eden gazze olayları vesilesiyle, iliklerimize kadar tezahürlerimizin zemini aletlerin yokluğunun ızdırabını yaşamış olabiliriz. Fakat bu bugünün meselesi değil, dünün ihmal edilmiş meselelerinin sonucu. Bu ihmal devam ettiği müddetçe, anlık öfkelerin beslediği anlık hareketlere mahkûmiyet devam ettiği müddetçe, aynı akibeti yaşamamız mukadder.
Zafer, televizyon ekranından seyredilen İslam Ordularının heycan uyandıran ataklarının tazyikiyle, çoşkunluğa kapılıp havaya yumruk sallamakla gelmez. Ortada bizatihi sen olmadığın için kavgasını yapma imkânsızlığı içinde boğuşan bir topluluk var.
İslam toprakları içinde ha Anadolu ha Gazze !.. Gazze'de savaşı gerekli kılan Hamas'ın varlığı, yoksa Anadolu daha az kuşatılmış değil. Tek fark bizim Hamas'ımızın teslim olmaz ve teslim etmez iradesi ve onun tezahürlerinin olmayışı. Bu başlı başına tüm halis tepkilere rağmen bizim Mahmud Abbas siyasî kültürüne ve ahlâkına bağlı oluşumuzdan. Her ne kadar tezatlı gibi görünse de, yarım oluşa rızalığımızın, gazze'de tam oluşa kast ve irade etmiş Hamas'a kurşun olduğunu görmemiz gerekiyor. Bu bir iyi niyet meselesi değil sadece, mücerret bir azim ahlâk tasavvur edilemez. Yani mücerret bir iyi ahlâk mümkün değil, iyi ahlâka istikamet gösteren sağlam fikir etrafında teşkilat ve toplu iradenin göstereceği sistemli bir mücadele lazım.
Yoğurma aşaması!.. adım adım halkalamak için halkalanmak meselesinde düğümlü. Şimdi sen, yani bizatihi bu yazıyı okuyan Siyonist İsrail'den yana mısın ? Yoksa kuşatılmış "Anadolu" düğümünü çözmek gayesiyle ikmal edilmesi zorunlu Hamas'ını kurmaktan yana mı? Öyle hamaset ve dış yüz fikir yalayıcılığı ile ikmali mümkün olmayan Hamas'ının mı? Anla!..
17/1/2009 ·
Çok çok özür diliyorum. Artık dayanmak mümkün değil kardeşlerim.
Soroscu Cocukluğu "bakkal- karı" cocukluğu değildir de nedir?!!
Peygamber dedesinin memleketi üzerinde direnişin en şanlısını sergileyen, Allah Rasûlü'nün bizi kardeş ettiği can kardeşlerimiz teker teker yakılırken, İsrail ile olan diplomatik ilişkileri devam ettirmenin izahını guyya yapanlara, fakat askeri, iktisadî işbirliği antlaşmalarını dahi yırtıp atmaktan "karı" edebiyatıyla kaçanlara ne demeli şaşırmış durumdayım. Dimağımda bulunan öfke kelimleri arasında münasip olanı bulamıyorum.
Yılın en siyonist muhalifi görünüpte, fiilen ciğerine kadar siyonizim kokan böylesi bir iğrenç politika ve diplomasi dili görülmemiştir.
Seni o koca stadyumda alkışlayan ellere de yuh olsun!..
U...n seni kim niye ciddiye alsın!.. Esip gürlemeleri için "bunu bile yapamamışlardı" şeklinde izah getiren ve bunu tüm dünyanın gözleri önünde söyleyen bir adamın "diplomatik" baskısına turp sıkın... Günah günahtır da, günahı alenileştirmek ondan da büyük günahtır. Haya damarları çatlamışlığın bu kadarınada pes.
"Bekâra karı boşamak kolay"mış... Ortada sahih bir nikah mı var? Yoksa İsrail'in metresliğine teşne, bu teşneliğinden gözü dönmüş ar namus herbirşeyini berheva etmiş bir porno sahnesi mi sergileniyor !!? Din ve millet haysiyetinin böylesi rezil bir biçimde, ulu orta onun bunun malı gibi ellere teslim edilebiliyor oluşu, idraklerin iğdiş edilmişliğinin, yiğitliğin, delikanlılığın, namus anlayışının nasıl bayıltılıp ırzına geçildiğinin tersinden Şaheseri!.. Bu mücerred Şaheseri bir heykele dönüştürmek mümkün olsa 80lik anasıyla camii avlusunda iş bitiremediğinden çılgına dönmüş iktidarsız bir oğlanın yaşadığı kriz sahnesi çıkardı herhalde. Zan edilmesinki ismiyle cismiyle bir şahısla derdimiz, bilakis en katı bir vakaa halinde kaşımızda en hayasız bir "anlayış"ın müslümanlık diye yutturulmasına isyanım.
En son desteksiz bırakıldığında, eski rejim elitlerine geri dönme tehdidini içerir bir biçimde, IMFsiz bırakılmanın şantajıyla karşı karşıya kalan bu "anlayış" resmen ılımlı anti siyonizim görünümü altında kendisini "müslümanlık" adı altında pazarlamakla kayıtlı kalmanın üstü kapalı sözünü, bağlılığını bildiriyor. Diplomasi dediği de "dayan müttefikim, pek vazgeçilmez dostum az kaldı ikna ediyoruz"culuk!.. Çünkü dostu façayı çizmek üzere, cephedeki komutanları geri çekilelim, lübnandan fena durum diye rapor üzerine rapor yazıyor. Her iki tarafın da zafer çığlıkları atabileceği bir formül peşinde. İşte tam da burası pornodur.
Mısır ile kolkola yürütülen diplomasiye red üzerine red alındığından onca mazlûmun şehadetinin bereketiyle üzerlerine kabûs gibi çöken Allah'ın Muntakîm tecellisi karşısında kurtarılmayı bekleyen vazgeçilemez DOST tarikatına (yoluna) binlerce kez lanet !.. Ciğerinize kadar sahtesiniz.
Allah, Hamas ve İzzettin El Kassam ile tüm mücahid gurupların ayaklarını kavî etsin!.. Ve bu körlüğünden, vicdansızlığından, dünya tamahından dolayı çıkacak faturaya hazırlan ey milletim !.. Nasıl alkışlarsın? Mustafa Saka Gönüldaşımın dediği gibi "Elleriniz kurusun emii!.." ( http://mustafasaka.blogspot.com/2009/01/elleriniz-kurusun-emi.html ); bağlı bulunduğunuz dünyanız başınıza geçsin, mülksüz perişan olun, Allah kalbinize mücahidlerin korkusunu salsın!.. Silinin gidin Nuh kavmini geçti azgınlığınız.
Nuhun Yeni Gemisi mi? Buyrun;
Dikkat:
Bence en büyük haksız, haklıyken ,karşı tarafın eteğine yapışıp, ona: " Gönüldaş! Ne yapıyorsun?... Küfür topyekun üzerimize gelirken takındığın bu ayrılık ve eyrılık tavrı ne faciadır! " demeyendir!...
Bence en büyük haksız, her itişe kakışa hatta her hakaret ve acı mukabeleye katlanıp sonuna kadar ara bulmaya çalışmayandır.
Taraflar arasında küfür ve ihanetten gayrı her, herşey,herşey görmezlikten görülecek, böyle birşey zuhur ettiği anda da o taraf her tarafça, gık demesine, saflarımızdaki bir anlık boşluğu ilân etmesine bile imkân bırakılmadan tepelenecektir.
İslam hikmetii budur, İslâm siyaseti budur; ve bizim şu zavallı halimiz " ayrılık çıkaranlar bizden değildir" hadîsinin kılıncına karşıdır.
İyice bilmek lâzımdır ki, bu memlekette bütün şubeleriyle küfrün, boğazlamak üzere her an bıçağını bilediği, ne şu, ne bu birlik, dernek, ocak, ne Süleymancı, ne Nurcu, ne İmam hatipli vardır; sadece Müslüman vardır; Müslümanlık ve Müslüman!...
Esir kampları halinde Müslümanları depo etmekte kullanılan hangar mânasiyle değil, kâinata hâkim saray mânasiyle camii ve ruhu kurtarmak isteyenler, birleşiniz!...
Komünistler, 19. asrın ortalarında yayınladıkları meşhur (Manifest)lerinde şöyle bağırıyorlardı:
_ Dünya proleterleri birleşiniz!
Biz de 20. asrın sonuna doğru şöyle haykırıyoruz:
_ Müslüman Anadolu gençliği! Birleşiniz! Gerçek İslâmlığın bu sahada ruhu kurtarıcı ve muvazeneyi kurucu hakikatini bütün insanlığa arzederek, her haliyle yeni ve güzel örneği nefsinizde çizgileştiriniz, renklendiriniz, maddeleştiriniz! Ve dünyaya haykırınız: " Ben İslâmın gerçeğindeyim; ve gerçek İslâm bende!... 20. asır tufanından kurtulmak isteyen, Nuh'un yeni gemisine buyursun!
Evet ey yeni gençlik! sana düşen, bu tayfun ve kasırga asrında Nuh'un yeni gemisini kızağa koymaktır.
Hak yardımcın olsun!...
..................
(Necip Fazıl Kısakürek - ' Dünya Bir İnkılap Bekliyor ' adlı kitabından)
16/1/2009 ·
Siyonistlerin Gazze katliamı, rejim kadrolarının ve anlayışının değişimini temsilen Ergenekon davası, en son yaşadığımız sarsıcı siyasî hadiseler olarak millet hafızamıza girmiş bulunuyor. Birisi dünya ölçeğinde, diğeri bunun uzantısı halinde ülke içinde olmak üzere yaşanılan bu hadiseler tartışmaları en küçük topluluklara kadar derinleştirmiş durumda.
Ülkenin her yerinden silahların bulunduğu haberlerinin eşliğinde, yine her yerden değişik çaplarda talepleri müşahhaslaşmaya başlayan gösteri ve toplantılarının haberleri geliyor. Millet, bugüne kadar görülmemiş ölçüde siyonizim nefreti üzerinden birleşmiş bulunuyor. Bu birleşmişliğin müşahhas taleplere dönüşmesi gayet önemli. Bu yolla hükümetin siyonist irade eliyle taşındığı iktidarının ne manaya geldiğinin büyük kitleye mal edilmesi mümkün. Asıl muhalefetin merkez iradesinin Kuvvay-ı İslamiyye'yi tesis etmeyi şart koştuğu, ancak bu temelde bir muhalefetin öncülüğünde köklü değişimin mümkün olduğu sessiz sedasız anlaşılacak.
Diğer yandan siyonist iradenin gözden çıkardığı kadro ve anlayışın köksüzlüğü ve entrikalarının ortaya dökülüşü, 80 yıllık rejimin fiilen tutmadığının ve millet sinesinden tiksintiyle atıldığının göstergesi.
Manzara 3 tür kesimin ayrıştığını gösteriyor. Birincisi eski rejim elitleri diyebileceğimiz, boğazına kadar pisliğe batmış, kemalist-ulusalcı kesim. İkincisi bu rejim elitlerinin yerine konulmak istenen sahtesinden reformcu-maslahatçı fiilen Abduhcular ( Akp, Fettullahçılık vs gibi). Üçüncüsü ise, rejim içi parti temsilinden kopan ve sivil toplum kuruluşları altında kontrolü yitirilen Ehl-i Sünnet refleksli yaygın bir millet hareketi.
Eski rejim elitleri ve reformcu-maslahatçı kesimden kopan bu "büyük kitle" olgusu her türlü siyasî hedef sahibi için ihmal edilemez bir öneme sahip. Bu alan büyük siyasî boşluğu oluşturuyor, oluşturacak. Gayet örgütlü ve sistematik bir teşkilat, bağımsız bir ideolojik içerikle, şu an henüz reformcu-maslahatçı siyasî argümanların etkisinden yeni yeni kurtulmaya başlayan bu "büyük kitle" üzerinde beklenmedik ölçüde dönüştürücü bir etki yapabilir.
İslam temelli vatanseverler ittifakının en genel isimlendirme şemsiyesi altında, çıtayı her fırsatta yükseltici ( siyasî iktidarın yapması mümkün olmayan taleplerle muhalefetin tedrici olarak olgunlaştırıcı) bir politika sahibi olmanın gereği açık. Bu yapılırken, reformcu-maslahatçı kadroların yedeğinde varlık bulmuş kimi şahsiyet ve kurumların lehte politik araçlara dönüştürülmesi gerekir.
Bu "zorunluluk" gereği, en genel isimlendirmeler yoluyla (İslamî muhalefeti temsilen), bu genel isimlendirmelerin içinde ideolojik formasyonu tam ve kemikleşmik bir kadro hareketi elzemdir.
Eski rejim elitlerinin köksüz ve motivasyonu bitmiş kadrolarının siyonist emperyalizmin hedefine oturtulmuş olmasından hareketle ittifakı mümkün kesim şeklinde işaretlenmesi ve böylece bir istikbal vehmedilmesi tümüyle hatalı bir yaklaşımdır. Bu kesinlikle eski rejim elitlerinin kendilerinden menkûl, "büyük kitle"nin temsil ettiği Ehl-i Sünnet refleksine karşı duyduğu nefretin pudralanmasından başka hiçbir işe yaramaz.
Diğer yandan dinde reformcuların, İslam üzerinden aldığı pozisyonun bizzat İslam'ın mutlak korunmuşluğu sebebiyle bugün elinde tuttuğu "büyük kitle"e üzerinde kendiliğinden hakimiyetini kaybedeceği dikkate alındığında, esas büyük kopuşun bugün emareleri gözüktüğü üzere yaşanacağı bir bedahat. "Büyük kitle" bugün ağır bir sahipsizlik psikolojisine doğru hızla hareket etmektedir.
Bugün, bütün mukaddesatçı partileri aşan, mevcut yapı ve kurumların dışında köktenci bir muhalefetin şartları oluşuyor. Artık parti dışı, kitle hareketinin doğuracağı baskıların, hiç bir topluluk etiketine sığmayan İslamî Birlik keyfiyeti ve arzusu derinleşiyor.
Defatle belirttiğimiz gibi, İslamî temelde mukaddesatçıların birliği ihtiyacına hazırlıklı bir muhtevaya dayanan teşkilatımız BDO bu temel tez üzerinden teklif edilmiştir. Bizim malımızdır, hakkı verilmeli ve işlerlik kazandırılmalıdır.
15/1/2009 ·
Turkish Antisemitism Gets Out of Control
(Literally) Breaking News: A bomb has exploded midnight January 12 near the Israeli investment bank ‘Bank Pozitif’ close to the Israeli Consulate Building in Istanbul.
The following has been sent to me by a very reliable friend who has agreed to distribution as long as his name is not used. It is not unthinkable that the future of the Turkish Jewish community is in doubt.—Barry Rubin
The Prime Minister in Turkey has encouraged hatred against Israel in his speeches which has become obvious anti-Semitic propaganda among the general public.
There are people around the clock besieging the Israeli consulate in Istanbul shouting their hatred against Israel and Jewish people. All around Istanbul billboards are full of propaganda posters against Israel like; “Moses, even this is not written in your book” and “Israel Stop this Crime.” On the streets the people are writing such graffiti as: “Kill Jews,” “Kill Israel,” “Israel should no longer exist in the Middle East,” and “Stop Israeli Massacre.”
The week-end before, some people wrote, “We will kill you” on the door of one of the biggest synagogues in Izmir resulted in the closing down of synagogues. Near Istanbul University, a group put a huge poster on the door of a shop owned by a Jew: “Do not buy from here, since this shop is owned by a Jew.” A group put posters on his wall saying that: “Jews and Armenians are not allowed but dogs are allowed.” Some young people are even threatening others with violence if they are seen as pro-Israel in social networking websites such as Facebook and Hi5.
The document attached is the official statement by the minister of education stating that tomorrow [January 14] at 11am in all the high schools and primary schools the students will pay homage to the women and children dead during the war and furthermore, the teachers of art will organize the session of painting and writing on the subject: “Humanity Drama in Palestine” and the winners will receive awards.
The Jewish community can do nothing in response to what has been going on for the last few weeks, except giving vague statements that the Turkish Jewish Community does not want the war to be continued any more.
We have previously faced some strong reaction regarding previous operations in Gaza and the West Bank but this time is really different from former ones. I feel open anti-Semitism and hatred from all these people. Nobody understood, Even some widely read columnists in Turkey are writing things that lead all these groups toward this hatred becoming much more dangerous day by day.
But I know one thing: that the world should know about the widespread and openly anti-Semitic propaganda which far exceeds anything happening in Europe.
13/1/2009 ·

İsrail'e 40'ın üzerinde yaralı getirmek üzere giden ambulans uçak, kafir siyonistlerin izin vermemesi üzerine sadece 10 yaralıyla ülkeye döndü. 10 yaralının çoğu, doktorların başbakana ilettiği gibi fosfor bombasıyla yanmış olanlarından seçilmiş.
Bu İsrail'in, başbakanın son günlerde uç vermeye başlayan müslüman kimliğine açık bir hakaret. "İktidarsızsın, biliyorsun. Öyle televizyonlardan seyrettiklerinle duygusallaştın konuşuyorsun, al sana eserlerimizden numuneler." dediler. Bunu ellerindeki kozların, geçmişin kirli ilişkilerine ait ellerindeki delillerin verdiği güçle dediler.
Fosfor değil, kimyasal iktidarsızlık o bebeleri cayır cayır yakan!.. Tayyip'in iktidarsızlığı!.. Etrafına kümelenmiş zehirli sakinleştiricilerle kafası bulanmış Tayyip'in iktidarsızlığı cayır cayır yakan!... Tayyip yanıyor!.. Yakacaklar seni kasımpaşalı.
Yanmamak için yakacaksın, etrafında kümelenmişlerden başlayarak. Ilımlı anti siyonizmin zehirleyici ikliminden uyanacaksın. Büyük hesaplaşmanın içeriden başlaması gerektiğini biliyor ve görüyorsun. Gözyaşlarıyla yaşanan acizlerin pişmanlığını aşacak bir hamle bekleniyor senden. Millet hazır, biliyorsun.
Adın gibi, anan-baban gibi biliyorsun ki, kimyasal iktidarsızlığın o bebeleri cayır cayır yakıyor!.. Irak'da da yakmıştı, yakmaya devam da edecek. Ya olacaksın ya öleceksin!... Ya binlerce bebenin hesap soran elleri dolanacak rezil boynuna, yada milyonlarca müslümanın elleri seni hayırla anmak ve duanı etmek için yükselecek Allah'a!..
BOP çöktü diyorsun. Bizi bağlamaz diyorsun. Ilımlı anti siyonizim çökmeden ülkenin ve başının üstüne, bu da bir acemi ses diye gözün yalayıp geçmesin bu sözlerimi!..
Bu son ihtar, bu son katar senin için kalkan.
Menderese dediği gibi Üstad'ın, hani senin de Üstadın, "Bu son vade!.."
13/1/2009 ·
Yeni Devir Hukukçular Derneği'nin Basın Bildirisidir!
'İsrail Hemen Etkisizleştirilmelidir!'
İsrail hemen etkisizleştirilmelidir!
Çağrımız bu ülke siyasetçilerine, en başta da sayın Recep Tayyip Erdoğan'adır!
Sayın Başbakan, İsrail 'devlet'ini ilk önce tanıyan bir ülkenin başbakanıdır.
Bu, %90'ı Amerika ve İsrail düşmanı olan bir halka büyük ihanettir.
Sayın T. Erdoğan, %47'lik bir oy oranı ile iktidara gelen bir başbakan olarak halkının hislerine tercüman olup, "İsrail'i tanıyan ilk devlet" olma ayıbından kurtulmak zorundadır.
Bu ayıptan kurtulmak için ivedilikle yapması gereken şunlardır:
1- Sayın Başbakan evvelâ, Amerikalılarca düzenlenen ve içeriğinde; "Türkiye'de Amerika'nın nam ve hesabına çalışacak politikacı tipi yetişmiştir. Dışarıdan herhangi bir müdahaleye gerek yoktur." yazan raporda belirtilen klâsik Amerikancı politikacı tipinden olmadığını ispatlamalıdır!
2- Bu ülkeye ve bu bölgeye has ve hususi olan bir siyaseti yürütmekle mükellef olan sayın Erdoğan, mükellefiyetinin tabiî tezahürü hâlinde İsrail uçaklarının Türk hava sahasına girmesini yasaklamalı, hava sahasının ihlâlini savaş sebebi sayacağını ilân etmelidir!
3- İsrail ile imzalanan ve siyasî, iktisadî, askerî vb. mahiyetli olan bütün anlaşmalar istinasız feshedilmelidir!
4- Filistin Meselesi'nin çözümünde Hamas'ı Filistin topraklarında tek muhatap olarak kabul ve bunu ilân etmelidir!
5- Bütün bir dünyanın meselesi olan Filistin Meselesi'nin ancak ve ancak 91'den beri devam eden Irak İstiklâl Savaşı'na destek vermek suretiyle çözüleceğini idrak etmeli, bu çerçevede İncirlik başta olmak üzere bütün Amerikan üslerini kapatmalıdır!
6- Suriye devleti ve Irak'taki direniş grupları başta olmak üzere bölgenin bütün siyasi aktörleri ile "İsrail'i etkisizleştirme" ekseninde işbirliğine gitmelidir!
7- Pakistan'dan Filistin'e, Filistin'den de Somali'ye uzanan bir hat çizmeli, bu hat üzerinde olan ülkelerle münasebetimizi ve onun mahiyetini gözden geçirmeli, münasebetimizin yeni mahiyeti Türkiye'nin misyonuna yaraşır olmalıdır.
8- "İsrail'i etkisizleştirme" mihverinde şekillenen ve devlet başkanları düzeyinde olan bir konferansı İstanbul'da tertip etmeli, birçok ülkenin bu konferansa katılımını sağlamalı ve o konferansın sonuç tebliğinde şunların yazılmasına öncülük etmelidir:
"Tarihçi A. Toynbee'nin de ifade ettiği üzere; 'Siyonizmin saldırısı ahlâkî sorumluluk bakımından Nazi cinayetlerini gölgede bırakmıştır.'
Bu cinayetler karşısında sessiz kalmak ve İsrail'e o cinayetlerin bedelini ödetmemek en başta kendi halklarımıza ihanettir.
Fakat asıl cinayet; mevcut uluslararası hukuku; 'câri bir hukuk' olarak görmek olacaktır.
Mevzuatlardan ibaret olan ve güçlüyü haklı kılan uluslararası hukuk; Anglo-Sakson bir kültürü bütün dünyaya dikte etmenin aracından başka bir şey olmayıp, son kertede İsrail'in menfaatlerine hizmet etmektedir.
Durum, tıpkı Romalı hukukçuların dediği gibidir: 'Bizler, kılıçla hâlledemediğimiz şeyleri, hukukla hâllederiz.'
Romalıların torunları da aynı şeyi yapmakta, hukukları aracılığıyla ülkeleri işgal etmekte ve yine hukukları aracılığıyla zihinlerde fikrî tahakküm kurmaktadır.
F. Neumann'ın ifade ettiği üzere: 'Liberal burjuvazi sadece kendi devletini hukuk devleti olarak adlandırmakla, kendi talepleriyle uyuşmayan diğer bütün devlet tiplerini, hukuksuzluk devletleri ya da despotluklar kategorisine yerleştirmiştir.'
Kendi talepleriyle uyuşmayan ülkeler işgal edilmiş, bütün yeraltı ve yerüstü kaynakları talan edilmiştir. Bütün bunlar, 'insan hakları, demokrasi' vb. yaftalarla yapılmıştır.
Yapılan işgallere hukukî bir çehre kazandırılmak istenmiş, hep tek taraflı işleyen uluslararası hukuk, işgal güçlerinin paravanı olmuştur.
Tarih bunun misâlleri ile doludur. Bunlardan bir tanesi 91'deki Körfez Savaşı'dır. Bu savaşın hukukî kılıfı; BM üyesi bir ülkenin başka bir ülkeyi işgal etmesidir. Hukukî mantık şuydu: Irak, BM üyesidir. Başka bir ülkeyi işgal etmiştir. İşgal edilen Kuveyt, BM'den yardım istemiştir. Bu yardım talebine istinaden ve uluslararası hukuk mevzuatına son derece uygun olarak bir harekat düzenlenmeli, işgal kuvveti olan Irak, Kuveyt'ten zorla çıkarılmalıdır.
Mevzuat ve hukukî mantık buysa, 2003'teki savaşta da aynı mantık işlemeli ve şöyle olmalıydı: Irak, BM üyesidir. Başka bir BM üyesi olan ABD başta olmak üzere İngiltere, İspanya vd. devletlerce işgal edilmiştir. İşgal edilen Irak, BM'den yardım istemiştir. Bu yardım talebine istinaden, uluslararası hukuk mevzuatına son derece uygun olarak bir harekat düzenlenmeli, ABD başta olmak üzere bütün işgal güçleri Irak'tan zorla çıkarılmalıydı.
Ama böyle olmamış, anlaşmalarla şekillenen ve temel mantığında 'güçlü, haklıdır' anlayışı olan uluslararası hukuk mezara girmiştir.
Bizler, mezara giren ve kan, nefret ve gözyaşıyla malül olan uluslararası hukuku 'Cenevre Sözleşmesi', 'Lahey Adalet Divanı', 'Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi' gibi lâflarla tekrar diriltmeyeceğiz!
Evet; Fukuyama'nın dediği gibi; tarihin sonu gelmiştir.
Sonu gelen tarih; Batı'nın 'modern tarihi'dir. Düz bir satıh üzerinde ilerleyen, ufuksuz, öncesiz ve sonrasız olan 'modern zaman'dan sonra bizim zamanımız ve 'bizim zamanımız'ın ruhu bütün dünyaya hâkim olacak ve bu ruha nispetle şekillenen ve temel mantığında 'haklı, güçlüdür.' anlayışı olan hukuk, bütün dünyada câri hâle gelecektir.
Haklıyı güçlü kılan hukukun bütün dünyada câri hâle gelebilmesi için İsrail'in etkisizleştirilmesi şarttır! Ve bu uğurda ne gerekiyorsa yapılmalıdır ve yapılacaktır!"
Maddeler hâlinde sayılan hususlar, Filistin Meselesi'nin çözümüne ilişkin olup, son derece reel-politiktir. Bu ülkeye has ve hususi bir siyasetin özümsenmesi ile birlikte tatbiki, yani İsrail'in etkisizleştirilmesi, ân meselesidir!
Aksi hâlde çözüm gecikecektir. Ve bizler muhtevadan yoksun bir hissîlikle vakit geçirip çözümü geciktirdiğimiz her ân, İsrail Filistin'de bir çocuk daha öldürecektir.
Anca bilinmelidir ki; İsrail'in öldürdüğü her çocuk bizim ızdırabımızı daimi kılmaktadır.
Yeni Devir Hukukçular Derneği olarak bizler;
Hamas'lı gönüldaşlarımızı gönüldaşlık ruhuyla selâmlamakta, Filistin Meselesi'ne dair ızdırabımızın daimi olduğunu herkese haykırmakta, bu ızdırabın ancak ve ancak İsrail'in etkisizleştirilmesi hâlinde dineceğini ilân etmekte, İsrail'in etkisizleştirilmesinde gösterilecek gevşekliği, kişi, makam ve mevki ayırt etmeksizin, hainlikle eş değer gördüğümüzü beyan etmekteyiz!
'Filistin Sen Oradan Biz Buradan!'
Yeni Devir Hukukçular Derneği
-adına-
Av. Ali Rıza YAMAN
Başkan
« Önceki ::